Bir önceki yazının sonunda şu soruyu sormuştum:
Terminali değiştiren yalnızca artan yolcu sayısı ve kapasite ihtiyacı mıdır?
Elbette hayır.
Yaklaşık yirmi yıl boyunca aynı terminalin gelişimini, genişlemesini ve dönüşümünü izlediğinizde bunu çok açık biçimde görüyorsunuz.
Bazen terminalde son derece radikal bir değişikliğin başlangıcı, mimari bir karar bile olmayabiliyor.
Bir güvenlik kararı, bir havayolunun operasyon biçimindeki değişiklik, yeni bir ticari beklenti, teknolojik bir gelişme ya da finansal bir tercih…
Karar başka bir yerde alınır.
Ama sonuç mekânda görünür hâle gelir.
Güvenlik Değiştiğinde Mekân da Değişir
Havalimanlarının değişimini en fazla etkileyen unsurlardan biri kuşkusuz güvenliktir.
Ancak burada yalnızca güvenlik kriterlerinin değişmesinden söz etmiyorum.
Güvenliğe ilişkin algılar da değişir.
Dünyada yaşanan olaylar, yeni tehditler, teknolojik gelişmeler ve bunların sonucunda değişen güvenlik prosedürleri terminalde yolcunun nerede kontrol edildiğinden nasıl sıraya girdiğine, hangi alanlara erişebildiğinden ne kadar beklediğine kadar pek çok şeyi değiştirebilir.
Yeni kontrol noktaları gerekir.
Kuyruk alanları büyür.
Steril alanların sınırları değişir.
Yolcu akışları yeniden düzenlenir.
Bazen daha önce birbirleriyle ilişkili olan alanlar ayrılır, bazen yeni ilişkiler kurulması gerekir.
Dolayısıyla güvenlikle ilgili alınan bir karar yalnızca güvenlik alanını değiştirmez.
Terminalin başka bir noktasında başlayan karar, yapının çok farklı noktalarında mimari karşılıklar üretir.
Aynı Yolcu, Farklı Beklentiler
Havayollarının öncelikleri ise farklıdır.
Uçağın zamanında kalkması, yolcunun kapıya zamanında ulaşması, operasyonun hızlı ve kontrollü yürütülmesi havayolu açısından son derece önemlidir.
İşletmenin ise aynı yolcu üzerinden farklı beklentileri olabilir.
Yolcunun ticari alanlarla daha fazla ilişki kurması, terminalde geçirdiği sürenin gelir üretebilmesi istenir.
Bu farklı beklentilerin terminaldeki karşılıklarını yıllar içinde çok farklı biçimlerde yaşadık.
Örneğin açık veya kapalı bekleme salonları oluşturulmasına ilişkin karar ilk bakışta yalnızca bir kapı veya bekleme alanı düzenlemesi gibi görülebilir.
Oysa yolcuyu belirli bir noktada kapalı bir bekleme salonuna almak; onun terminal içindeki dolaşım süresini, ticari alanlarla ilişkisini, kapıya erişimini, güvenlik kontrolünü ve havayolunun yolcu üzerindeki operasyonel kontrolünü aynı anda etkiler.
Açık bekleme düzeninin tercih edilmesi ise bu ilişkileri başka türlü kurar.
Burada “doğru” tek bir çözümden söz etmek mümkün değildir.
Çünkü kararın arkasında yalnızca mimari kriterler yoktur.
Operasyon, güvenlik, yolcu konforu ve ticari beklentiler aynı kararın içinde karşı karşıya gelir.
Mimari ise bütün bunların mekânsal karşılığını oluşturmak zorundadır.
Bir Bagaj Kararı Yalnızca Bagajı mı Etkiler?
Benzer bir durumu transfer bagaj süreçlerinde de yaşadık.
Özellikle bayrak taşıyıcı havayolu ile diğer havayollarının transfer bagajlarına ilişkin prosedürlerinde zaman içinde alınan farklı kararların arkasında yalnızca operasyonel değil, finansal kriterler de bulunuyordu. Ve hatta gelirin hangi havalimanı tarafından toplanacağı bile kararı şekillendirebilir.
İlk bakışta bagaj işletmesine ilişkin görünen bir kararın terminalin başka süreçleriyle ne kadar ilişkili olduğunu uygulamada görmek mümkündü.
Transfer yolcunun hareketi, bagajın izlediği güzergâh, yer hizmetleri operasyonları, güvenlik süreçleri ve bunların ihtiyaç duyduğu mekânlar birbirinden bağımsız değildi.
Prosedür değiştiğinde sistemin başka parçalarının da buna uyum sağlaması gerekiyordu.
İşte terminalin DNA’sından söz ederken kastettiğim tam olarak bu.
Bir ilişkinin değişmesi, başka ilişkilerin yeniden kurulmasını gerektiriyor.
Doğru Kararlar Bile Birbirinden Bağımsız Alınamaz
Yıllar içinde bunun gibi sayısız örnek yaşadık.
Yeni ticari alanlar oluşturuldu.
Mevcut alanlar büyütüldü veya yer değiştirdi.
Güvenlik düzenleri değişti.
Havayollarının ihtiyaçları değişti.
Teknoloji değişti.
Yolcunun terminali kullanma biçimi değişti.
Yeni hizmetler ve yeni işletme modelleri ortaya çıktı.
Bu değişikliklerin hemen hepsinin kendi içinde haklı bir gerekçesi vardı. Sorun çoğu zaman kararların doğru veya yanlış olması değildi.
Asıl mesele, doğru bir kararın bile sistemin geri kalanından bağımsız alınamayacağıydı.
Çünkü terminalde bir aktörün optimum çözümü, sistemin bütünü için optimum çözüm olmayabilir. Havayolunun operasyonunu hızlandıran bir karar ticari alanları etkileyebilir.
Ticari geliri artıran bir düzenleme yolcu akışını zorlaştırabilir.
Güvenlik açısından gerekli bir müdahale terminalin kapasitesini başka bir noktada azaltabilir.
İşte bu nedenle terminal tasarımında ve daha sonra yapılacak müdahalelerde yalnızca tek tek ihtiyaçlara değil, ihtiyaçların birbirleriyle kurduğu ilişkilere bakmak gerekir.
Aslında Hepimiz Birlikte Büyüyorduk
Bugün geriye dönüp baktığımda o yılların başka bir özelliğini daha iyi görüyorum.
İstanbul gibi Türkiye’nin en büyük hava trafiğine hizmet veren bir havalimanında, çok hızlı bir büyümenin içindeydik.
Ve büyüyen yalnızca yolcu sayısı değildi.
Aslında hepimiz birlikte büyüyorduk.
Havalimanı işletmesi büyüyor ve öğreniyordu.
Havayolları büyüyor, yeni hatlar ve yeni operasyon biçimleri geliştiriyordu.
Yer hizmetleri kuruluşları artan trafiğe cevap verecek yeni yöntemler geliştiriyordu.
Güvenlik kriterleri ve uygulamaları değişiyordu.
Ticari işletmeler havalimanı ekonomisini daha iyi tanımaya başlıyordu.
Teknoloji gelişiyordu.
Yolcunun beklentileri değişiyordu.
Ve biz mimarlar da bütün bunların mekândaki karşılıklarını görerek öğreniyorduk.
Bu nedenle o dönemi yalnızca bir terminalin kapasitesinin büyüdüğü dönem olarak görmüyorum.
Aynı zamanda farklı tarafların birlikte öğrendiği, deneyimlediği ve geliştiği bir dönemdi.
Terminal de bütün bu öğrenme sürecinin fiziksel ortamıydı.
İşletme Tasarımın Gerçek Hayatla Karşılaştığı Yerdir
Uzun yıllar boyunca aynı terminalde ilave, değişiklik ve ticari alan projeleri üzerinde çalışmak bana çok önemli bir şey öğretti:
İşletme, tasarımın gerçek hayatla karşılaştığı yerdir.
Projede doğru görünen bir kararın günlük kullanımda nasıl çalıştığını orada görürsünüz.
Yolcunun gerçekten hangi yolu seçtiğini, havayolunun hangi alanlara ihtiyaç duyduğunu, ticaretin nerede çalıştığını, güvenlik kararlarının akışları nasıl değiştirdiğini, hangi teknik kararın yıllar sonra büyük kolaylık sağladığını ya da hangi kararın yeni bir çözümü zorlaştırdığını zaman içinde öğrenirsiniz.
Bu nedenle işletmeden gelen her talebi yalnızca çözülmesi gereken yeni bir ihtiyaç olarak görmek bana göre eksiktir.
Her talep aynı zamanda yapının nasıl yaşadığına ilişkin bir veridir.
Mimarın görevi de bu talebi olduğu gibi mekâna dönüştürmek değildir.
Önce talebin neden ortaya çıktığını anlamak, sonra diğer kullanıcılar ve süreçler üzerindeki etkisini görmek ve ancak bundan sonra sistemin bütünü içinde doğru karşılığını aramak gerekir.
Çünkü bazen istenen çözüm ile ihtiyaç duyulan çözüm aynı şey değildir.
Terminalin Hafızası
Yıllar geçtikçe bütün bu kararlar üst üste birikir.
Bir mağaza büyür.
Bir duvar yer değiştirir.
Bir bekleme alanının kullanım biçimi değişir.
Bir güvenlik noktası genişler.
Bir havayolunun operasyonu için yeni bir düzenleme yapılır.
Bir bagaj prosedürü değişir.
Yeni bir sistem eklenir.
Ve her karar, kendisinden sonra alınacak kararların koşullarını biraz daha değiştirir.
Böylece terminal yalnızca ilk tasarımının izlerini değil, yıllar boyunca onun hakkında alınmış kararların izlerini de taşımaya başlar.
Ben buna terminalin hafızası diyorum.
Bu hafıza doğru yönetildiğinde yapı gelişir, öğrenir ve yeni ihtiyaçlara uyum sağlar.
Ama müdahaleler yalnızca günün sorununu çözmek üzere ve birbirlerinden bağımsız biçimde ele alındığında, zaman içinde ilk tasarımın kurduğu ilişkiler bütünü parçalanmaya başlayabilir.
Bu nedenle yaşayan bir terminale müdahale etmek bazı açılardan yeni bir terminal tasarlamaktan bile daha güç olabilir.
Yeni bir yapıda ilişkileri kurarsınız.
Yaşayan bir yapıda ise önce var olan ilişkileri anlamanız gerekir.
Sonuç
Bugün geriye dönüp baktığımda terminalde yıllar boyunca yapılan müdahaleleri yalnızca bir dizi tadilat, genişleme veya fonksiyon değişikliği olarak görmüyorum.
Onlar aynı zamanda Türkiye’de havacılığın çok hızlı büyüdüğü bir dönemde, sektörün farklı aktörlerinin birlikte öğrenmesinin ve gelişmesinin mekânda bıraktığı izlerdi.
Belki terminali gerçekten yaşayan bir organizmaya dönüştüren de budur.
Çünkü yaşayan organizmalar yalnızca büyümez.
Öğrenir, uyum sağlar ve değişir.
Atatürk Havalimanı Dış hatlar Terminal, de öyle yaptı.
Ve yıllar sonunda geride yalnızca değişmiş bir yapı değil, bütün bu kararların ve deneyimlerin izlerini taşıyan bir hafıza kaldı.
Terminalin hafızası, yalnızca mimarinin değil; onun içinde birlikte öğrenen, karar veren ve değişen bütün tarafların hafızasıdır.
