Bir önceki yazıyı şu cümlelerle bitirmiştim:
“Bir sonraki yazıda bu ilişkiler dengesinin zaman içinde nasıl değiştiğini ele alacağız. Çünkü terminal yaşayan bir organizmadır. Ve yaşayan her organizmanın DNA’sı, zaman içinde yapılan müdahalelerden etkilenir.”
Şimdi tam da buradan devam edelim.
Bir terminal tasarlanır, inşa edilir ve işletmeye açılır. Açılış günü çoğu zaman projenin tamamlandığı gün olarak görülür.
Oysa benim yıllar içinde gördüğüm bunun tam tersidir.
Bir terminal işletmeye açıldığı gün tamamlanmaz; değişmeye başlar.
Değişim Kaçınılmazdır
Çünkü terminalin içinde yaşadığı dünya sabit değildir.
Yolcu sayısı ve profili değişir. Havayollarının operasyonları değişir. Güvenlik kriterleri ve güvenliğe ilişkin algılar değişir. Teknoloji değişir. Ticari beklentiler değişir. Yolcunun alışkanlıkları değişir. İşletmenin gelir kaynakları ve öncelikleri değişir.
Bazen de ekonomik ve siyasi gelişmeler, savaşlar, salgınlar gibi tasarım aşamasında öngörülmesi mümkün olmayan koşullar ortaya çıkar.
Dolayısıyla terminalin ilk günkü haliyle kalmasını beklemek, yaşayan bir organizmanın hiç değişmeden yaşamasını beklemek gibidir.
Buradaki asıl mesele değişimin olup olmayacağı değildir.
Asıl mesele, değişimin nasıl karşılanacağıdır.
Değişebilme Yeteneği İlk Tasarımla Başlar
Bir terminalin değişime nasıl cevap vereceği yalnızca işletme sırasında alınacak kararlarla belirlenmez. Bunun temelleri daha tasarım başlamadan önce atılır.
Terminalin hangi kapasite için tasarlanacağı, geleceğe yönelik trafik ve büyüme hedefleri, yatırım programı ve ana kapasite kararları öncelikle yatırımcının ortaya koyması gereken verilerdir.
Mimar kapasiteyi belirlemez.
Mimarın sorumluluğu, kendisine verilen bu hedefleri doğru okuyarak terminali tanımlanan ihtiyaca uygun biçimde tasarlamak ve mümkün olduğu ölçüde gelecekteki değişimlere cevap verebilecek bir mimari sistem kurmaktır.
Kapasitenin nasıl belirlendiği, hangi veriler ve gelecek projeksiyonları üzerinden hesaplandığı ise başlı başına ele alınması gereken önemli bir konu. Ona başka bir yazıda ayrıca değinmek istiyorum.
Burada bizi ilgilendiren, başlangıçta belirlenen kapasite ve ihtiyaç programı doğrultusunda tasarlanan yapının, zaman içinde ortaya çıkacak değişikliklere ne kadar izin verdiğidir.
Çünkü geleceği eksiksiz tahmin etmek mümkün değildir.
Geleceği Bilmeden Geleceğe Hazırlanmak
Havacılık ekonomik, siyasi ve teknolojik gelişmelerden doğrudan etkilenen bir sektör.
Özellikle 2000’li yılların başından itibaren Türkiye’de ve içinde bulunduğumuz coğrafyada sivil havacılığın gelişimi ve hava trafiğindeki hızlı artış, başlangıçta ortaya konulan projeksiyonların çok ötesine geçen ihtiyaçlar doğurdu.
Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali’nin işletme sürecinde yaşadığımız deneyim bunun benim için en somut örneklerinden biridir.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Bir terminalin tasarımı, yatırımcı tarafından ortaya konulan kapasite hedefleri, trafik projeksiyonları ve ihtiyaç programı doğrultusunda gerçekleştirilir. Dolayısıyla mimari tasarımın başarısını değerlendirirken yalnızca yıllar sonra ulaşılan trafik rakamlarına değil, tasarımın kendisine tanımlanan hedefleri nasıl karşıladığına ve bu hedeflerin çok ötesinde ortaya çıkan gelişmelere ne ölçüde uyum sağlayabildiğine bakmak gerekir.
Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali’nde yaşadığımız tam da buydu.
Terminal, kendisi için tanımlanan kapasite ve ihtiyaçları karşılamanın ötesinde, sonraki yıllarda öngörülenin çok üzerinde gerçekleşen trafik artışına da modüler ve gelişmeye açık mimari kurgusu sayesinde uzun yıllar boyunca farklı genişlemeler ve müdahalelerle cevap verebildi.
Üstelik terminalin gelişme olanakları gerçekleştirilen genişlemelerle sınırlı değildi. Havalimanının gelecekteki gelişme senaryoları içinde terminal kapasitesinin daha da artırılması öngörülüyordu. Bu doğrultuda ben de terminalin devam eden gelişme sürecinin bir parçası olarak uydu iskeleleri planladım. Böylece artan trafiğin ilerleyen aşamalarda yeni iskele ve kapı kapasitesiyle karşılanabilmesine yönelik mimari gelişme seçenekleri de oluşturulmuştu.
Ancak daha sonraki dönemde İstanbul’un gelecekteki hava trafiğinin yeni bir havalimanı ile karşılanması yönünde karar alınmasıyla bu gelişme senaryoları uygulanmadı.
Bu ayrım önemli. Çünkü terminalin gelişme sürecinin sona ermesini, yapının mimari olarak gelişme olanaklarının tükenmesiyle açıklamak doğru olmaz. Aksine, daha ileri kapasite artışlarına cevap verecek seçenekler üzerinde çalışılmış ve uydu iskeleler bu doğrultuda planlanmıştı. Bunların hayata geçirilmemesi, terminal tasarımının sınırlarından değil, havalimanı sisteminin geleceğine ilişkin daha üst ölçekte alınan bir karardan kaynaklandı.
Dolayısıyla burada üzerinde durulması gereken, öngörülerin aşılmış olması değil; tasarımın öngörülerin çok ötesine geçen bir büyümeye yıllarca cevap verebilmiş ve daha ileri gelişmelere de imkân tanıyacak bir kurguya sahip olmasıdır.
Bazen bir mimari kararın gerçek değerini verildiği gün değil, yıllar sonra yapı değişmek ve büyümek zorunda kaldığında anlarsınız.
Optimum Tasarım
Ancak değişime hazır olmak, gelecekte ihtiyaç duyulabilecek her şeyi bugünden inşa etmek anlamına da gelmez.
Geçmişte yaşanan yüksek büyüme hızlarının gelecekte de aynı hızla devam edeceğini varsayamayız.
Gereğinden büyük tasarlanmış bir terminal de iyi terminal değildir.
Çünkü kullanılmayan her metrekare önce yatırım, ardından işletme maliyetidir. İnşa edilir, ısıtılır, soğutulur, aydınlatılır, temizlenir ve bakımı yapılır.
Bu nedenle mimarın sorumluluğu ne geleceği küçümsemek ne de geleceğin bütün ihtimallerini bugünden inşa etmektir.
İyi tasarım, kendisine tanımlanan ihtiyacı optimum biçimde karşılayan ve gelecekte ortaya çıkabilecek değişimlere mümkün olduğunca hareket alanı bırakan tasarımdır.
Taşıyıcı sistemin düzeni, tesisat altyapısının gelişebilirliği, kat yükseklikleri, teknik hacimler, servis alanları, sirkülasyon omurgaları, yangın zonları, genişleme yönleri, modülerlik…
Bütün bunlar ilk tasarım sırasında alınan kararlardır.
Ama gerçek değerleri çoğu zaman yıllar sonra anlaşılır.
Doğru kararlar yeni ihtiyaçların karşılanmasına alan açarken fazla katı kararlar küçük bir değişikliği bile büyük ve maliyetli bir müdahaleye dönüştürebilir.
Küçük Bir Müdahale Gerçekten Küçük müdür?
Terminal işletmeye açıldıktan sonra değişimin gerçek hayattaki karşılıkları ortaya çıkmaya başlar.
Bir mağazanın büyütülmesi gerekir.
Yeni bir yiyecek–içecek alanına ihtiyaç duyulur.
Bir lounge eklenir.
Bir kapının kullanım biçimi değişir.
Güvenlik alanının yeniden düzenlenmesi gerekir.
Yeni bir teknoloji için yer bulunması istenir.
Bekleme alanının bir bölümü başka bir fonksiyona ayrılır.
Bunların her biri kendi başına bakıldığında küçük ve çözülebilir bir tasarım problemi gibi görünebilir.
Oysa terminalde hiçbir alan yalnızca kendisinden ibaret değildir.
Bir alanın büyümesi başka bir alanın küçülmesi anlamına gelebilir. Bir fonksiyonun yer değiştirmesi yolcu akışını değiştirebilir. Yeni bir ticari alan görüş mesafelerini etkileyebilir. Bir güvenlik düzenlemesi kuyrukların başka bir noktaya taşmasına neden olabilir. Yeni bir işletme yalnızca metrekare değil; elektrik, havalandırma, yangın güvenliği, depolama, mal kabulü ve servis erişimi de ister.
Yani yapılan müdahale mekânsal olarak birkaç metrekare ile sınırlı olsa bile sistemdeki etkisi birkaç metrekare ile sınırlı değildir.
DNA benzetmesinin benim için asıl anlamı da burada ortaya çıkıyor.
Sarmalın bir noktasına dokunduğunuzda yalnızca o noktayı değiştirmezsiniz.
Sonuç
İyi bir terminalin değişmemesi mümkün değildir.
Zaten amaç da bu olmamalıdır.
İyi terminal, kendisine tanımlanan ihtiyacı doğru ve optimum biçimde karşılayan; fakat koşullar değiştiğinde bu değişime cevap verebilecek hareket alanını da içinde barındıran terminaldir.
Yaklaşık yirmi yıl boyunca aynı terminalin gelişmesine ve değişmesine tanıklık ettiğimde, ilk tasarımda alınmış bazı kararların gerçek değerini yıllar sonra çok daha iyi anladım.
Çünkü tasarımın başarısı yalnızca açılış gününde ölçülmüyor.
Bazen asıl sınav yıllar sonra başlıyor.
İyi tasarım, değişmeye ihtiyaç duymayan değil; değişmek zorunda kaldığında bunu mümkün kılan tasarımdır.
Ancak burada başka bir soru ortaya çıkıyor:
Terminali değiştiren yalnızca artan yolcu sayısı ve kapasite ihtiyacı mıdır?
Elbette hayır.
Bazen güvenlik anlayışındaki bir değişiklik, bazen bir havayolunun operasyon kararı, bazen işletmenin gelir beklentisi, bazen de finansal bir tercih terminalin DNA’sında çok daha radikal değişikliklere yol açabilir.
Bir sonraki yazıda tam da bunları, yıllar içinde bizzat yaşadığımız örnekler üzerinden ele alacağım.
