1940 yılında Arnavutluk üzerinden Yunanistan’a saldıran İtalya, Yunan ordusu ve halkından beklemediği bir direniş görmüş, dörtte biri büyüklüğünde ve sadece kendileriyle değil, ülkedeki açlık ve sefaletle de savaşan Yunanistan’a yenilerek savaş dışı kalmıştı. Bu yenilgi sadece İtalyanların değil, kimsenin beklemediği bir yenilgiydi. Durum en çok da Hitler’in hayatını zorlaştırmıştı. Adolf Hitler İtalyan yenilgisi üzerine tüm savaş planlarını değiştirmek zorunda kaldı. Çünkü Sovyetler Birliği’ni işgal etmek için büyük bir harekata girişmek üzereydi ve bu nedenle de arkasını sağlama almak istiyordu. Türkiye tarafında bir korkusu yoktu. Türklere güveniyor ve iyi bir tarih bilgisi olduğu için Anadolu’yu işgale kalkmanın yol açacağı sonuçları tahmin edebiliyordu.
Genç Türkiye Cumhuriyeti de Almanya’nın gücünün farkındaydı ve savaştan yeni çıkmış bir halkı tekrar savaşa sokmanın intihardan farksız olacağını biliyordu. Bu sebeple Hitler Türkiye sınırlarına kadar ilerleyerek orada durmayı tercih etmişti. O bölgede tek sorun Yunanistandı ve İtalyanlar bu sorunla başa çıkamamıştı. Hitler Yunanistan’a bir Blitzkrieg (Yıldırım harekatı) düzenleyerek kuzeyden girdi. Yorgun ve yıpranmış Yunan ordusu böylesi bir güce karşı koyamadı. Wermacht öylesine güçlüydü ki, Yunanistan’ı savunmaya çalışan İngilizler dahi perişan olmuş, ülkeden kaçmaya çalışıyorlardı. İngilizler Yunanistan’dan kaçarken, sadece İngiliz tebasına ait askerlerin gemilere binmesine izin verdiler. Kıbrıs’tan getirdikleri ve “Katırcı” adını verdikleri Türk ve Rum askerleri Yunanistan’da kendi kaderlerine terk edip gitmişlerdi. Zavallı ada insanlarının çoğu SS’ler tarafından vurularak öldürüldü, bir kısmı da toplama kamplarına gönderildi.
Toplama kamplarında Rumlar ve Türkler birlikte, aynı barakalarda kalıyorlardı. O zamanlar iki milletin arasında bir sorun yoktu. Bir adanın iki kardeşi, iki komşusuydular. Kamplara yakın boru fabrikasına gidiyorlardı her gün. Orada çalışıyor ve Alman ordusuna hizmet ediyorlardı. Mesai saatlerinde konuşmak, işaretleşmek yasaktı. Ama Ali ve Vasiliadis bu kuralı sürekli ve yakalanmadan çiğnemeyi beceriyordu. Ali kağıt, Vasiliadis kalem taşıyordu. Sürekli yan yana olan iki sıkı dost sıkıcı ve yorucu mesai saatlerini böyle bir yöntemle aşmaya çalışıyordu.
Yine bir çalışma günüydü. Ali ve Vasiliadis bir yandan çalışıyor, bir yandan da kağıt kalemle birbirlerine Kıbrıs’a döndükten sonra yapacaklarını anlatarak memleket özlemlerini ve hayallerini canlı tutuyorlardı. Umudun, esaretin çıkış kapısı olduğunu anlamıştı ikisi de. Birbirlerine kağıtla, kalemle sımsıkı sarılıyorlardı bu yüzden. İş esnasında Ali ile Vasiliadis arasındaki işaretleşme İngiliz pilotun ilgisini çekmişti. Bir ara Vasiliadis’in Ali’ye yazdığı kağıttaki notu gören pilot gülümsedi ve Rumca;
“Demek siz de Rumsunuz.” dedi. Ali ve Vasiliadis şaşırmışlardı.
“Üniformanın aksine sen de bir İngiliz değilsin o zaman.” yazdı elindeki kağıda Mamunyalı Vasiliadis. Bir anda aralarında hararetli bir yazışma başlamıştı.
“Ben İngiliz esirlerin tarafında kalıyorum. Adım Glafkos. Kıbrıslıyım…”
“Orada ne işin var o zaman?”
“Kraliyet Hava Kuvvetleri’nde görevliydim. İngilizler Yunanistan’dan çekilirken beni almadan gittiler. Üzerimdeki üniformadan dolayı sizin değil, onların tarafında kaldım.”
“Be adam, hadi İngiliz ordusuna yazıldın. Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne nasıl girebildin? Biz Kıbrıslılara Katırcı derler bilmez misin?”
“Savaş başladığında Londra’da hukuk öğrencisiydim.”
“Şimdi anlaşıldı…”
Glafkos tam yazmaya başlayacaktı ki, Ali onu engelleyerek yaklaşmakta olan Alman subayı işaret etti.
“Akşam tel örgülere gel konuşalım.” dedi Vasiliadis. Sevinçle gülümsedi Glafkos ve teklifi gülümsemesiyle onayladı.
Saat gece yarısını yoklamaya başlamıştı artık. Tel örgüler üzerinde başlayan hafif titreşimler nöbetçilerin görevlerini yapmakta olduğunun habercisiydi. Dibine sindiği çalılığa iyice sığındı Glafkos. Sığındı ve nefes bile almaktan imtina edercesine sessizliğe büründü. Telin diğer kısmındaki kulübelerin arasından belli belirsiz iki gölge çarptı gözüne. Temkinli adımlarla, olabildiğince yere yakın bir halde ilerliyorlardı. Tellere birkaç adım kala durdular ve boylu boyunca yere uzandılar. Glafkos gelecek işareti bekliyordu. Ve nihayet Vasiliadis’in tiz ve boğuk ıslığı yayıldı havaya tiryakinin dudaklarının arasından üflenmişçesine. Ana kucağı gibi sarıldığı çalılıktan ayırdı bedenini Glafkos ve yeni arkadaşlarına doğru sürünerek ilerlemeye başladı. Koğuşları ayıran telin iki yanında buluşmuşlardı nihayet.
“Takip edilmediğinden emin misin?” diye sordu Ali. Glafkos etrafını tekrar göz ucuyla kolaçan etti.
“Eminim…”
Ali, el yordamıyla toprağın üzerinde bir şeyler aramaya başladı. Vasiliadis tedirgin bir yüz ifadesiyle etrafı gözlüyordu. Glafkos ise şaşkın bakışlarla Ali’yi…
“Hah! Buldum!” diye fısıltıyla seslendi Ali. Eliyle yumuşak toprağın iyice yumuşamış kısmını hafifçe sıvazladı ve üzerindeki toprak birikintisini kenara çekti. Toprak temizlenince ortaya koyu renk bir bez çıkmıştı. Bezi yavaşça kaldırdı Ali. Şimdi Ali’nin önünde karşı tarafa uzanan minik bir tünel duruyordu.
“Haydi! Aynısını yap.” dedi Glafkos’a. Glafkos Ali’nin yaptıklarını sırasıyla yaptı ve kalınca bir kolun geçebileceği genişlikteki tüneli birleştirdiler.
“Şimdi soyun.” dedi Ali.
“Ne? Soyunmak mı?”
“Evet soyun. Çabuk ol. Seni o kıyafetlerle aramıza alamayız.”
Bu sırada Vasiliadis yanında getirdiği paçavranın düğümü dişleriyle zorlanarak da olsa açmış, içinden çıkan kıyafetleri minik tünelden karşı tarafa doğru uzatmıştı.
“Merak etme seni çıplak bırakmayacağız. Giy şunları.”
Glafkos’un içi bir anda feraha kavuşmuştu. Çıplak halde Alman nöbetçilere yakalanmaktan daha büyük bir felaket düşünememişti. Önce içindeki beyaz uzun paçalı don kalana dek soyundu usulca. Bir kadınla ilk kez beraber olduğu gün bile bu kadar hızlı soyunduğunu hatırlamıyordu. Bir yandan da etrafı gözlüyor, nöbetçilerin nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu ürkek bakışlarla. Bu halde yakalanması demek uzunca bir hücre hapsinin yanında, maksadının anlaşılması üzerine kendisinden talep edilen sözcükleri söylemesini kolaylaştırmak için hatrı sayılır bir veya birkaç işkence seansı demekti. Kirden papatya sarısına çalınmış donun üzerine göz kararı getirilen Katırcı üniformasını giyindi hızlıca. Utanmıştı aslında. Ama karşısındakilerin de kendisiyle aynı şartlarda yaşadığını, temizlik konusunda ortamın ne kadar yetersiz olduğunu onlarında deneyimlediklerini düşününce içi rahata erdi.
“Şimdi ne olacak? O tarafa nasıl geçeceğim?” diye sordu Glafkos.
“Geçmeyeceksin.” diye yanıtladı Vasiliadis.
Genç avukat şaşkındı. “O zaman bu saatte beni neden buraya çağırdınız?” diye sordu öfkeyle.
“Merak etme. Her şey ayarlandı. Seni yarın, sayım sonrası bu tarafa aldıracağız.” dedi Ali.
“Şimdi kimseye görünmeden git yat.” diye ekledi Vasiliadis.
Kafası karışmıştı Glafkos’un. İyi geceler bile demeden, aklında bir sürü soruyla birlikte yatakhanenin yolunu tuttu. Tek umudu, bu iki adamın sözlerini tutmasıydı. Tüm bu düşüncelerin verdiği huzursuzlukla yeni güne uyanmak üzere yumdu gözlerini, betondan sert yastığıyla başını kavuşturarak.
Ali ve Vasiliadis verdikleri sözü tutarak Glafkos’u Rum ve Türklerin bulunduğu kısma aldırmayı başarmışlardı. Artık üçü yan yana ranzalarda uyuyor, günün büyük bir kısmını birlikte yaşıyorlardı. Ali ve Andonis Vasiliadis köyde yetişmiş eğitimsiz insanlar olsalar da müstakbel avukat ve hatta kendi deyimiyle geleceğin siyasetçisi genç Glafkos ile kafaları birbirine uymuş, iyi arkadaş olmuşlardı. Aralarındaki dostluk bununla da sınırlı kalmamıştı. Ali ve Vasiliadis bu geleceği parlak Rum gencini tüm Rum ve Türklere tanıtmış, sevdirmiş ve kabul ettirmişti. Glafkos zekası, bilgisi ve Tanrı vergisi liderlik yetenekleriyle öyle öne çıkmıştı ki, Türk ve Rumların tamamının desteğiyle kampın başkanı ve sözcüsü seçilmiş, yardımcılığına da Türk bir doktor getirilmişti. Herkes durumdan memnundu. Glafkos zekasıyla Almanlara kök söktürüyor, alınması mümkün görünmeyen hakları sadece Türk ve Rumlara değil, Yahudiler hariç tüm esirlere sağlıyordu.
Yıllar geçti. Savaş bitti ve sağ kalan herkes yuvasına geri döndü. Genç Glafkos da bunlardan biriydi. O hayallerinin ve hayatta kendi için biçtiği rolün peşinden giderek önce iyi bir hukukçu ve sonra da önemli bir politikacı oldu. Gün geldi, halkının lideri oldu. Onun döneminde büyük sorunlar yaşanan Türklere asla düşmanca davranılmadı. Mevcut sorunlara barışçıl çözümler arandı. 1993-2003 yılları arasında Kıbrıs Rum Kesimi’ne liderlik etti. Rauf Denktaş’ın en iyi dostlarından biriydi ve birbirlerine “Kardeşim” diyecek kadar yakındılar. Onun için Kıbrıs bir barakaydı ve o barakada Türkler ve Rumlar kardeşçe, barış içinde yaşamalıydı.
