Bugün İstanbul Boğazı’na bakan biri; önünden geçen vapurları, yatları, balıkçı teknelerini ve yük gemilerini görmeye alışkın. Gökyüzünde ise birkaç dakikada bir İstanbul Havalimanı ya da Sabiha Gökçen’e yaklaşan yolcu uçakları beliriyor. Oysa bundan yaklaşık bir asır önce, Boğaz’ın suları bambaşka bir manzaraya ev sahipliği yapıyordu.
Deniz uçakları; Büyükdere açıklarına alçalarak suya iniş yapıyor, yolcularını İstanbul’un kıyısında indiriyordu. Bugün kulağa şaşırtıcı gelen bu hikaye, aslında Türkiye sivil havacılık tarihinin ilginç ve az bilinen hikayelerinden biri.
20. yüzyılın ilk yıllarında havacılık henüz yeni gelişmeye başlamıştı. Kara pistleri bugünkü kadar yaygın değildi. Bu nedenle özellikle Avrupa’da deniz uçakları, uzun mesafeli yolcu ve posta taşımacılığında önemli bir alternatif haline gelmişti. Geniş ve korunaklı koylar doğal birer havaalanı görevi görüyor, uçaklar pist yerine suya inip kalkıyordu. İstanbul da bu yeni ulaşım ağının dışında kalmadı.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında uluslararası hava ulaşımı konusunda çeşitli girişimler yapılıyordu. O dönemde Yeşilköy’deki havacılık tesisleri farklı şirketler tarafından kullanıldığı için yeni bir üs arayışı başladı. İlk seçenekler arasında Haliç ve Küçükçekmece vardı. Ancak Haliç’in yoğun deniz trafiği, Küçükçekmece’nin ise şehir merkezine uzaklığı nedeniyle farklı bir nokta öne çıktı: Büyükdere.
Bu tercih tesadüf değildi. Büyükdere Koyu, Boğazın en geniş kesimlerinden birinde yer alıyordu. Sert rüzgarlara karşı korunaklıydı. Geniş su yüzeyi, deniz uçaklarının güvenli şekilde iniş ve kalkış yapmasına imkan sağlıyordu. Üstelik o dönem İstanbul’un yabancı temsilcilikleri, yazlık elçilikleri (elçilerin yaz aylarında kullandığı ikinci bina) ve varlıklı kesimin yoğun olarak bulunduğu bir bölgeydi. Havayolu şirketlerine göre hem teknik hem de ticari açıdan oldukça avantajlı bir konuma sahipti.
1925 yılında İtalyan havayolu şirketi Aero Espresso Italiana (AEI) ile Türk Hükümeti arasında yapılan anlaşmanın ardından Büyükdere sahilinde yaklaşık 20 bin metrekarelik bir alan tahsis edildi. Kısa süre içerisinde hangarlar, iskeleler, bakım alanları ve idari binalardan oluşan modern bir deniz uçağı tesisi kuruldu. Böylece Türkiye’nin ilk uluslararası tarifeli deniz uçağı seferleri başladı. İstanbul Boğazı da bu yeni hava ulaşım ağının önemli duraklarından biri haline geldi.
Seferler genellikle Brindisi, Atina, İzmir ve İstanbul hattında gerçekleştiriliyordu. Daha sonraki yıllarda rotaya Rodos da eklendi. Uçaklar mümkün olduğunca kıyı şeridini takip ederek deniz üzerinden ilerliyor, ardından Büyükdere Koyu’na süzülerek suya iniyordu. Bugün havaalanlarında gördüğümüz pist ışıkları, terminal binaları ve körüklerin yerini o yıllarda iskeleler, yüzen platformlar ve küçük tekneler alıyordu.

Yolcular için yolculuk aslında burada bitmiyordu. Deniz uçağından inen yolcular, tesis önünde bekleyen araçlarla İstanbul’un merkezine taşınıyordu. Bugün havalimanından şehir merkezine gitmek ne kadar sıradan bir yolculuksa, yaklaşık yüz yıl önce de Büyükdere’den Beyoğlu’na ya da Galata’ya uzanan bu güzergah uluslararası yolcuların İstanbul’a ilk adımıydı.
O yıllarda Büyükdere kıyısında yaşayan birinin, sabah saatlerinde Boğaz’ın üzerinde alçalan gürültülü motor seslerini duyması son derece olağandı. Bu uçaklar, kısa süre sonra yeniden yolcularını alıp Akdeniz’e doğru havalanıyordu. Bugün martıların ve vapur düdüklerinin eşlik ettiği aynı koyda, bir zamanlar uluslararası hava trafiği yaşanıyordu.
Ancak bu ilginç dönem uzun sürmedi. 1930’lu yılların ortalarına gelindiğinde Avrupa’da siyasi dengeler değişmeye başladı. Havacılık teknolojisi hızla gelişiyordu. Kara uçakları daha uzun menzillere ulaşabiliyor, yeni havaalanları inşa ediliyordu. Deniz uçaklarının sağladığı avantaj giderek azaldı. Bunun yanında dönemin siyasi gelişmeleri ve İtalya ile ilişkilerde yaşanan değişimler de Büyükdere’deki tesisin geleceğini etkiledi. Bir süre sonra uluslararası deniz uçağı seferleri sona erdi ve tesis zamanla farklı kurumların kullanımına bırakıldı.
Aradan geçen yaklaşık doksan yılın ardından Büyükdere’de hala o günlerden izler bulmak mümkün. Tesisin bazı yapıları günümüze ulaşmış olsa da, çoğu İstanbullu bu binaların bir zamanlar uluslararası bir havaalanının parçası olduğunu bilmiyor. İstanbul, binlerce yıllık tarihinde sayısız hikaye biriktirmiş bir şehir. Bazıları büyük savaşlara, bazıları görkemli saraylara, bazıları ise unutulmuş ulaşım ağlarına ait. Büyükdere’deki deniz uçağı tesisi de bunlardan biri.
Belki de bu hikayenin en etkileyici yanı, bugün bize neredeyse imkansız gibi görünmesi. Oysa yaklaşık bir asır önce Boğaz’ın sularına inen bir deniz uçağını izlemek, Büyükdere’de yaşayanlar için sıradan bir manzaraydı. Şimdi ise geriye yalnızca birkaç fotoğraf, birkaç yapı ve İstanbul’un hafızasında giderek silikleşen çok özel bir hatıra kaldı.
İşte o yıllardan kalma bir gazete küpürü:

