Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Kurumsal Hayat Kitap Gibidir

TAV’da çalışırken bir arkadaşımın çok güzel bir ifadesi vardı. Bir

TAV’da çalışırken bir arkadaşımın çok güzel bir ifadesi vardı. Bir gün şöyle demişti:

“TAV bir kitap gibi. Biz ilk gününden beri bu kitabın içindeyiz. Ön sözünden beri okuyoruz. Hangi kararın neden ve hangi şartlarda alındığını, arkasındaki hikâyeyle birlikte biliyoruz. Ama birisi bu kitaba 100. sayfadan girer, önceki 100 sayfada ne olduğunu öğrenmeye çalışmaz ve kendi hikâyesini yazmaya başlarsa, onun yazdığı hikâye geçmişten gelen hikâyeyle örtüşmediği yerde sıkıntı yaşamaya başlar. Sonunda da şirkette kalamaz.”

Gerçekten de yıllar içerisinde bunun pek çok örneğini gördüm.

Bir şirkete sonradan katılan insanların yeni fikirler getirmesi, farklı bakış açıları kazandırması elbette önemlidir. Bir kurumun sadece eskiden beri orada çalışanlarla yoluna devam etmesi de doğru değildir. Eskiyle yeninin bir harmoni içerisinde çalışması, birbirinden beslenmesi gerekir.

Ancak gittiğiniz şirketin geçmişini, kararların neden ve hangi şartlar altında alındığını anlamadan bunları yargılamaya başlarsanız; sorgulamadan, öğrenmeden, geçmişi anlamadan kendi bildiklerinizi uygulamaya çalışırsanız sorun başlar. Çünkü geçmişten gelen yapı ile sizin getirmeye çalıştığınız yapı birbirine uymaz. Bu durum hem yıllardır orada çalışan insanları rahatsız eder hem de aldığınız yeni kararların uygulanmasını zorlaştırır.

TAV’da görev yaptığım yıllarda üç havalimanının devir sürecini yönettim. Bunların ikisini devlet kurumlarından, birini ise özel sektörden devraldık.

Üstelik üçü de birbirinden oldukça farklı coğrafyalardaydı: Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asya…

Her birinin kendine özgü bir çalışma kültürü, iş yapış biçimi ve yıllar içerisinde oluşmuş doğruları vardı. Özellikle devlet tarafından işletilmiş bir havalimanını devraldığınızda, orada yıllardır çalışan insanların iş yapış anlayışı ile özel sektörün çalışma biçimi arasında ciddi farklılıklarla karşılaşıyorsunuz.

Sonra siz bir gün gidiyorsunuz ve diyorsunuz ki:

“Artık satın alma prosedürü böyle olacak. İnsan kaynakları prosedürü değişecek. Onay süreçleri bundan sonra böyle işleyecek. Şirketimizin politikaları, kuralları ve prosedürleri bunlar.”

Fakat yıllardır bambaşka bir sistem içerisinde çalışan insanlardan ertesi sabah tamamen farklı bir sisteme geçmelerini bekleyemezsiniz.

İnsanlar alıştıkları düzeni bırakmak istemiyorlar. Direniyorlar, ayak diriyorlar. Çünkü sizin “doğru” dediğiniz şey ile onların yıllardır doğru olduğuna inandıkları şey aynı olmayabiliyor.

Bu nedenle gittiğiniz yerde aslında sistemleri yeniden kuruyorsunuz. Şirketinizin politika ve prosedürlerini hayata geçiriyor, çalışma biçimini değiştiriyor ve zaman içerisinde yeni bir kurum kültürü oluşturmaya çalışıyorsunuz.

Bence işin en zor taraflarından biri de tam olarak bu: Başka bir kurumdan devraldığınız bir işletmeyi, kendi şirketinizin politikaları, prosedürleri ve kültürüyle uyumlu hale getirmek.

Bu birkaç ayda yapılabilecek bir iş değil. Bazen yıllar sürüyor.

Üstelik bütün bunları yaparken işletmenin günlük hayatı devam ediyor.

Bir taraftan kültürü değiştirmeye, yeni iş yapış biçimlerini ve prosedürleri yerleştirmeye çalışırken diğer taraftan şirketi daha kârlı ve daha efektif hale getirmek zorundasınız. Süreçleri iyileştirmeniz, müşteri odaklılığı artırmanız, daha fazla havayolunu ve uçağı havalimanına getirmeniz, yolcu trafiğini büyütmeniz, giderleri kontrol altına alırken gelirleri artırmanız gerekiyor.

Yani sadece bir şirketi yönetmiyorsunuz.

Aynı anda onu dönüştürüyorsunuz.

Bütün bunları yıllar içerisinde adım adım yerleştiriyorsunuz. Bir sistem kuruyor, bir kültür oluşturuyor, pek çok karar alıyor ve arkanızda çalışan bir yapı bırakmaya uğraşıyorsunuz.

Ve bir gün geliyor, bayrağı sizden sonraki kişiye devrediyorsunuz.

Bence burada önemli olan, sizden sonra gelen kişinin kendisinden önce yapılanlara saygı duymasıdır.

O kararların hangi şartlarda alındığını anlamaya çalışması gerekir. O günün ekonomik koşullarını, ülkenin şartlarını, iş yapış kültürünü, insanların yapısını ve karşılaşılan zorlukları bilmeden geçmişte alınmış bir kararı bugünün şartlarıyla yargılamak kolaydır.

Ama adil değildir.

İnsanlar aslında iş hayatının büyük ölçüde bir bayrak yarışı olduğunu daha rahat görebilirler.

Bayrağı birinden alırsınız. Göreviniz, sizden önce koşanı yok saymak değildir. Onun getirdiği noktadan daha ileriye gitmektir.

Sizden önce konulan tuğlaları sökmek ya da onları görmezden gelmek değil; onların üzerine yeni tuğlalar koymaktır.

Hayatınız boyunca yeni bir işletme kurabilirsiniz. Bir şirkette yeni bir departman oluşturabilirsiniz. Sıfırdan bir ekip kurabilirsiniz. Büyük bir projeyi başarıyla tamamlayıp hayata geçirebilirsiniz. Yıllarca emek verip çalışan bir sistem bırakabilirsiniz.

Ama bütün bunları yaparken bir gerçeğe de bugünden hazır olmak gerekir:

Sizden sonra gelenlerin, sizin kendinizden öncekilere gösterdiğiniz saygıyı size göstermeyeceği ihtimaline.

Belki de kurumsal olgunluk tam olarak burada başlıyor.

Kimin ilk tuğlayı koyduğundan çok, herkesin kendisine emanet edilen yapıya bir tuğla daha ekleyebilmesinde.