İş dünyasında tecrübe her zaman değerliydi. Bir insanın yıllar boyunca edindiği bilgi, yaşadığı başarılar, yaptığı hatalar ve bu hatalardan çıkardığı dersler onu çalıştığı kurum için önemli bir değer hâline getirirdi. Özellikle kritik kararların alınacağı zamanlarda tecrübeli insanların görüşlerine başvurulur, onların geçmişte yaşadıklarından faydalanılmaya çalışılırdı. Ancak son yıllarda bu anlayışın yavaş yavaş değiştiğini görüyorum. Artık bazı kurumlarda tecrübe, eskisi kadar aranan bir özellik olmaktan çıkıyor, hatta kimi zaman yöneticiler açısından bir tedirginlik kaynağına dönüşebiliyor. Çünkü tecrübeli bir insan bir kararın yanlış sonuçlar doğurabileceğini görüyorsa bunu söyler, bir yatırımın riskli olduğunu düşünüyorsa uyarır, geçmişte benzer bir hatanın nasıl sonuçlandığını biliyorsa hatırlatır. Üstelik söyledikleri yalnızca kendi düşüncelerinden ibaret değildir; arkasında yılların birikimi, yaşanmış olaylar ve kazanılmış deneyimler vardır.
İşte tam da bu noktada bazı yöneticiler için tecrübe, bir avantaj olmaktan çıkıp rahatsız edici bir unsura dönüşebilir. Çünkü tecrübeli bir insanın yaptığı uyarı dikkate alınmadığında ve sonuçta öngördüğü sorun yaşandığında ister istemez şu soru ortaya çıkar: “Bu risk önceden söylenmişti. Neden dikkate alınmadı?” Bu durum bazı yöneticilerin kendilerinden daha tecrübeli insanlarla çalışmaktan çekinmesine neden olabilir. Oysa burada düşünülmesi gereken çok önemli bir konu var: Bir yönetici kendisinden daha fazla bilgi ve tecrübeye sahip bir insanı yanında görmek ister mi, yoksa böyle bir insanı kendisine rakip olarak mı değerlendirir?
Bence günümüz iş dünyasında yöneticilerin kendilerine sorması gereken en önemli sorulardan biri bu. Bu soruya verilen cevaplar, üç farklı yönetim anlayışını ortaya çıkarıyor. Birinci yaklaşım, tecrübeli insanlardan uzak durmak. Bazı yöneticiler kendilerinden daha bilgili, daha deneyimli ya da daha güçlü bir geçmişe sahip insanları ekiplerine almak istemezler, çünkü böyle bir kişinin varlığının kendi otoritelerini zayıflatabileceğini düşünürler. İkinci yaklaşım ise belki daha da ilginç: tecrübeli insanı kuruma alırlar, ancak onun bilgi ve birikiminden tam anlamıyla faydalanmazlar, sınırlı sorumluluklar verir, karar mekanizmalarından uzak tutar, stratejik konularda görüşlerine yeterince başvurmazlar. Böylece hem tecrübeli bir insanı kadrolarında tuttuklarını gösterebilirler hem de kendi konumlarını koruduklarını düşünürler; ancak bunun kuruma gerçek anlamda ne kadar fayda sağladığı tartışmalıdır. Üçüncü yaklaşım ise bana göre gerçek liderliğin ortaya çıktığı noktadır: kendinden daha tecrübeli bir insanla çalışmaktan çekinmeyen, aksine bunu önemli bir fırsat olarak gören yöneticiler. Bu yöneticiler yanlarındaki insanların kendilerinden daha fazla şey bilmesini bir tehdit olarak değerlendirmezler; tam tersine, o bilgi ve deneyimlerden sonuna kadar faydalanmaya çalışırlar. Çünkü bilirler ki bir yöneticinin başarısı her şeyi herkesten daha iyi bilmesine bağlı değildir; asıl başarı, doğru insanları bir araya getirebilmekte, onların birikimlerinden yararlanabilmekte ve ortak akılla daha doğru kararlar alabilmektedir.
Burada bir başka önemli konu daha var: Son yıllarda bazı kurumlarda yöneticinin düşüncelerini sorgulamadan desteklemek, farklı görüşler ortaya koymaktan daha fazla kabul görmeye başladı. Oysa her söylenene katılan bir ekip, yöneticinin işini kısa vadede kolaylaştırabilir ama uzun vadede kurumun gelişmesini engelleyebilir. Çünkü herkesin aynı düşündüğü, kimsenin itiraz etmediği ve farklı görüşlerin dile getirilmediği bir ortamda hataların önceden fark edilmesi giderek zorlaşır.
Elbette tecrübeli olmak her zaman haklı olmak anlamına gelmez; geçmişte kazanılmış deneyimler gelecekte alınacak her kararın doğruluğunu garanti etmez. Dün doğru olan bir yaklaşım, bugün değişen şartlar nedeniyle geçerliliğini kaybetmiş olabilir. Bu nedenle tecrübenin de yeni fikirlere, değişime ve farklı bakış açılarına açık olması gerekir. Ancak bütün bunlar, yıllar boyunca kazanılmış bilgi birikiminin değerini azaltmaz. Tam tersine, tecrübe ile yeni düşüncelerin bir araya gelmesi, kurumların en önemli güçlerinden biri olabilir.
Güçlü kurumlar, yalnızca güçlü yöneticilerle değil, bilgi ve tecrübesine değer verilen güçlü ekiplerle oluşur. Ve belki de bugün yöneticilerin kendilerine sorması gereken en önemli soru şudur: Yanımda benden daha tecrübeli bir insan olduğunda kendimi tehdit altında mı hissederim, yoksa onun sayesinde daha başarılı olabileceğimi mi düşünürüm? Bana göre bu soruya verilen cevap, bir insanın yalnızca nasıl bir yönetici olduğunu değil, nasıl bir lider olabileceğini de gösterir. Çünkü gerçek liderlik, etrafındaki herkesten daha fazla şey bilmek değil, etrafındaki insanların bildiklerinden en iyi şekilde faydalanabilmektir.
