Son günlerde Riyad Havalimanı’na kısa aralıklarla gerçekleştirilen saldırılar, havalimanı güvenliği kavramını yeniden tartışmamız gerektiğini gösterdi.
Havalimanları, geçmişten bugüne terör örgütlerinin en fazla ses getiren hedeflerinden biri oldu. Uçak kaçırmalar, uçaklara yerleştirilen bombalar, terminal binalarına yönelik silahlı saldırılar ve canlı bombalar… Savaş ortamlarını bir kenara bırakırsak, sivil havacılığa yönelik saldırıların büyük bölümü benzer bir yöntem izliyordu: Saldırıyı gerçekleştiren kişi veya kişiler bir şekilde havalimanına ya da uçağa ulaşmak zorundaydı.
Bu nedenle yıllar içinde havalimanlarında çok kapsamlı bir güvenlik sistemi oluşturuldu. Terminal girişlerinden yolcu ve bagaj kontrollerine, apron erişiminden personel kartlarına kadar güvenliğin hemen her alanında yeni prosedürler geliştirildi. Her büyük olaydan sonra sistem bir açık tespit etti, bundan ders çıkardı ve kendisini biraz daha geliştirdi.
Ancak bugün tehdit başka bir boyuta taşınıyor.
Artık saldırganın havalimanına girmesine gerek yok. Füze ve drone teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte kilometrelerce uzaktan bir havalimanını, terminali, pisti veya yerdeki uçakları hedef almak mümkün hale geldi.
Dolayısıyla havalimanı güvenliğinin sınırları da artık havalimanının çevresindeki tel örgülerle çizilemiyor.
Aslında sivil havacılık güvenliği her zaman daha büyük bir güvenlik zincirinin parçasıydı. En üstte ülkenin milli güvenliği ve istihbarat yapısı, onun altında sivil havacılık güvenliği, en son halkada ise havalimanının kendi güvenlik sistemi bulunuyor. Havalimanı işletmecileri, risk seviyesine göre kontrolleri artırabilir, erişimi kısıtlayabilir, yeni prosedürler uygulayabilir veya mevcut tedbirleri daha sıkı hale getirebilir.
Fakat füze veya drone tehdidi başladığı anda konu artık klasik anlamdaki “havalimanı güvenliği” olmaktan çıkıyor.
Bir havalimanı işletmesinin kendi imkânlarıyla çözebileceği bir tehditten söz etmiyoruz. Burada hava sahasının gözetlenmesi, erken uyarı sistemleri, istihbarat, elektronik harp, anti-drone sistemleri ve gerektiğinde hava savunması devreye giriyor.
Bu da önümüzdeki dönemde özellikle stratejik öneme sahip büyük havalimanlarının korunmasına ilişkin yeni bir güvenlik anlayışının gelişebileceğini düşündürüyor.
Belki de gelecekte ülkeler büyük havalimanlarının çevresinde çok daha özel koruma alanları oluşturacak. Havalimanlarının yalnızca yerde değil, belirli bir mesafeye ve irtifaya kadar havadan da korunması sivil havacılık güvenliğinin yeni başlıklarından biri olacak.
Çünkü tehdit değiştikçe güvenliğin de değişmesi gerekiyor.
Geçmişte güvenliğin temel sorusu, “Tehlikeli bir kişinin veya cismin havalimanına girmesini nasıl engelleriz?” idi.
Bugün buna yeni bir soru ekleniyor:
“Tehdidin havalimanına ulaşmasını nasıl engelleriz?”
İki soru birbirine yakın görünse de aslında güvenlik açısından çok farklı dünyaları ifade ediyor. Birincisinin cevabı büyük ölçüde havalimanının kapılarında ve güvenlik kontrol noktalarında veriliyordu. İkincisinin cevabı ise havalimanının kilometrelerce dışında başlıyor.
Bu nedenle geleceğin havalimanı güvenliği; yalnızca özel güvenlik, polis ve havalimanı işletmecisinden oluşmayacak. İstihbarat, sivil havacılık otoritesi, askeri unsurlar ve ulusal hava savunma sistemleriyle çok daha entegre bir yapıya dönüşmek zorunda kalacak.
Havacılık tarihi bize bir şeyi defalarca gösterdi: Her yeni tehdit, beraberinde yeni bir güvenlik anlayışı getiriyor.
Şimdi o anlayışın bir kez daha değişme zamanı geliyor.
